|
|
Ayasofya'nın
Osmanlı Camileri Üzerindeki Etkisi
Ayasofya'nın mimari
açıdan önemi, duvarlarının çok ötesinde taşmıştır. Muhteşem kubbesi
ve iç mekânı, Ortaçağ Avrupası'ndan Osmanlı'ya kadar tüm ustalara
ilham kaynağı olmuştur. Ancak Ayasofya'nın en belirgin etkisi,
fetihten sonraki 150 yıl içinde İstanbul'da yapılan camiler üzerinde
olmuştur. Fetihten önce Osmanlılar, Bursa ve Edirne'de kendilerine
ait kubbeli cami geleneğini geliştirmekteydiler. On beşinci yüzyıl
ortalarına kadar camilerinin mimarisi Bursa'daki 20 kubbeli Ulu
Camii, örneğinde olduğu gibi çokkubbeli yapılardan, Edirne'deki Üç
Şerefeli Camii'deki gibi iki yanında daha küçük kubbeler bulunan
büyük bir merkezi kubbenin yer aldığı orta eksenli tarza doğru bir
gelişim göstermiştir. Ancak Ayasofya'nın tarzı ile
karşılaştırılabilecek hiçbir eser ortaya konmamıştır. Fatih, 1463
yılında kendi camisini yaptırırken Osmanlı geleneksel tarzını
kullanmış, ancak Bizans tarzı bir öğeyi de eklemiştir. Bu camide, Üç
Şerefeli Camii'de olduğu gibi merkezi kubbenin iki yanında daha
küçük kubbeler yer almaktadır; ancak Ayasofya'nın tarzında bir yarım
kubbe de yapının doğu ucuna eklenmiştir. Fatih'in oğlu II.
Beyazıt'ın 1501'de yaptırdığı cami, doğu ve batı uçlarındaki yarım
kubbelerle strüktürel ve uzamsal yönden Ayasofya'ya daha yakındır.
Ancak Bizans kilisesinin pek çok inceliğinden yoksundur; örneğin iki
uçtaki eksedralar yapılmamıştır. On altıncı yüzyılda, 50 yıl süreyle
padişahların başmimarı olarak görev yapan Mimar Sinan, Ayasofya'ya
büyük bir hayranlık duymuş, hatta bunun da ötesinde onu, ulaşılıp
aşılması gereken bir hedef olarak kabul etmiştir. Mimar Sinan'ın
yapıyı ayrıntılarıyla incelediği ve kendini, daha az malzeme
kullanımıyla çok büyük bir alanı kaplayacak ve içeriye daha fazla
ışık girmesini sağlayacak dinamik bir yapı arayışına verdiği
aşikârdır. Aldığı ilk büyük iş olan Şehzade Camii'nde (154348)
mantıklı bir adım atarak, yüksek merkezi kubbeyi dört yarım kubbe
ile çevrelemiştir. Böylece Ayasofya'nın strüktürel kavramını
yaratıcı bir şekilde değiştirmiş, II. Beyazıt Camii'nde başlatılan
eğilimi sürdürüp, kubbeyi taşıyan payelerin kalınlığını azaltarak,
iç alanı çarpıcı bir biçimde genişletmiştir. Mimar Sinan'ın muazzam
eseri Süleymaniye Camii (155057), merkezi kubbesi ve iki yarım
kubbesi ile pek çok yönden Ayasofya'ya benzemektedir ancak hiçbir
şekilde bir taklidi değildir. Sinan, bir Hıristiyan kilisesi değil
Müslümanlar için bir ibadet mekânı inşa ettiği için, görsel
engelleri en aza indirmek üzere elinden geleni yapmıştır. Kanuni
Sultan Süleyman için yaptığı bu büyük camiyi tamamladıktan sonra
Sinan, alternatif yapısal sistemleri denemiştir. Ayasofya'da olduğu
gibi dört paye üstüne oturtulan kubbelerden daha ileriye giderek
altı ya da sekiz ayak üstüne oturan kubbeler yapmıştır. Mimar
Sinan'ın meslek yaşamındaki zirveyi temsil eden Edirne'de yaptığı
Selimiye Camii'nin (156875) kubbe açıklığı Ayasofya'nınkine eşittir,
ancak iç mekânın açıklığı ve taş strüktürüne açılan pencereler
yönünden daha mükemmeldir. Ayasofya olmasaydı Selimiye Camii de
olmayacaktı; ancak Sinan'ın Ayasofya'ya verdiği karşılık, onun
değiştirilmiş bir kopyasını yapmak şeklinde değil, mekân, ışık ve
strüktür kaynaşmasına yeni bir yön vermek şeklinde olmuştur.
|
|