|
|
Müslümanların
Ayasofya'ya Sahip Olma Konusunda İhtiras ve Emelleri
Hz. Muhammed'in
kendisi, Ayasofya'da namaz kılacak ilk kişinin cennete gideceği
kehanetinde bulunmuştur. O andan itibaren de Müslüman liderler
muhteşem kiliseyi ele geçirmek arzusuyla yanıp tutuşmuşlardır.
Peygamberin ölümünden sadece kırk iki yıl sonra, 674 yılında, bir
Arap ordusu Konstantinopolis'i kuşatarak dört yıl süreyle muhasara
altında tutmuştur. Osmanlı efsanesine göre bu seferberlikte yer alan
Hz. Muhammed'in dostu ve sancaktarı Eyüp Ensari, kuşatmayı sona
erdirmeye karşılık Ayasofya'da ibadet etme iznini almış,
katedraldeki ibadetinin ardından da haince katledilerek şehit
edilmiştir. Eyüp Ensari'nin kemiklerini bir mucize eseri bulan II.
Mehmet ona bir türbe yaptırmış ve burası da Mekke ve Medine'den
sonra Müslümanların ziyaret ettiği en önemli yerlerden biri
olmuştur. Araplar Konstantilopolis'i 717-18 yıllarında ikinci kez
kuşatmışlar, ancak hâlâ gücünü koruyan Bizans kuvvetleri onlara ağır
kayıplar verdirince, Araplar da mücadeleden vazgeçmişlerdir.
Bizans kuvvetlerinin
çöküşü, imparatorluk ordusunun Selçuk Türkleri tarafından 1071
yılında Malazgirt Savaşı'nda ezici bir yenilgi almasıyla başladı.
İmparatorluk daha sonra, 1175'teki Myriokephalon Savaşı'yla daha da
küçüldü. Bu tarihte Anadolu'nun tümü Selçuk Türklerinin eline geçmiş
bulunmaktaydı. IV. Haçlı Seferi'nin (1202) yaptığı tahribat, Bizans
İmparatorluğu'nun eski ihtişamını yeniden kazanacağı umutlarını da
yok etti. On üçüncü yüzyılda, Paleologoslar yönetimi döneminde
rönesans ile sanat ve ilmin yeniden canlanması kısa ömürlü oldu.
Takip eden yüzyıl, Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna tanık oldu ve
Osmanlıların başkentlerini 1326'da Bursa'da kurmaları, daha sonra
1362'de Edirne'ye taşımalarıyla, Konstantinopolis giderek Osmanlılar
tarafından çember içine alınmış oldu.
1394 yılında, II.
Mehmet'in dedesi Osmanlı padişahı I. Beyazıt Konstantinopolis'i
kuşatmış ve Anadolu yakasında yüksek bir noktadaki karargâhından
Boğaz'ın karşı yakasındaki Ayasofya'ya arzu dolu bakışlarla uzun
uzun bakmıştı. I. Beyazıt müthiş bir komutandı ve birliklerini,
düşmanlarını şaşırtacak şekilde hızlı hareket ettirme özelliğinden
ötürü Yıldırım adıyla anılmaktaydı. Yıldırım'ın emelleri büyüktü
ancak Bizans başkentini fethetme ve Ayasofya'yı cami olarak kullanma
amacına hiçbir zaman ulaşamadı. İmparatorluğunu Moğol hakanı
Timurlenk'e karşı korumak için kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı.
Beyazıt esir alındı ve Semerkant'ta sürgünde öldü. Osmanlıların
Ayasofya'ya sahip olma arzuları bu olaydan ancak 60 yıl sonra
gerçekleşmiştir.
Muazzam kubbeli
yapıyı Osmanlıların nasıl huşu içinde zaptettikleri ve onunla nasıl
özdeşleşmeye çalıştıkları şaşırtıcı bir efsanede açıklanmıştır.
Söylendiğine göre, yedinci yüzyılın başlarında Ayasofya'nın yarım
kubbelerinden biri çökünce, Konstantinopolis'in en iyi ustası bile
kubbeyi yeniden inşa edemez. İmparator, Hz. Muhammed'e elçiler
göndererek tavsiyelerini almaya karar verir. Elçiler döndüklerinde
beraberlerinde sadece kubbenin yeniden inşası için formülü değil
aynı zamanda Mekke'nin kumunu ve peygamberin tükürüğünden de bir
miktarı içeren harcı develere yükleyip getirirler. Hz. Muhammed'in
yaşamı süresince yapıda bir daha çökme meydana gelmemiş olsa bile,
bu hikaye pek inandırıcı değildir ve Osmanlıların yeni sahip
oldukları şahesere İslami bir meşruiyet kazandırmayı şiddetle
arzuladıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Osmanlılar, Iustinianos
ve mimarlarının başlattığı büyük yapılar inşa etme geleneğini
sürdürmüşlerdir. Gökyüzünü temsil eden kubbenin altında bol ışıklı
bir mekân yaratma konusundaki düşsel kurmaları, daha sonra 1362'de
Edirne'ye taşımalarıyla, Konstantinopolis giderek Osmanlılar
tarafından çember içine alınmış oldu.
1394 yılında, II.
Mehmet'in dedesi Osmanlı padişahı I. Beyazıt Konstantinopolis'i
kuşatmış ve Anadolu yakasında yüksek bir noktadaki karargâhından
Boğaz'ın karşı yakasındaki Ayasofya'ya arzu dolu bakışlarla uzun
uzun bakmıştı. I. Beyazıt müthiş bir komutandı ve birliklerini,
düşmanlarını şaşırtacak şekilde hızlı hareket ettirme özelliğinden
ötürü Yıldırım adıyla anılmaktaydı. Yıldırım'ın emelleri büyüktü
ancak Bizans başkentini fethetme ve Ayasofya'yı cami olarak kullanma
amacına hiçbir zaman ulaşamadı. İmparatorluğunu Moğol hakanı
Timurlenk'e karşı korumak için kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı.
Beyazıt esir alındı ve Semerkant'ta sürgünde öldü. Osmanlıların
Ayasofya'ya sahip olma arzuları bu olaydan ancak 60 yıl sonra
gerçekleşmiştir.
Muazzam kubbeli
yapıyı Osmanlıların nasıl huşu içinde zaptettikleri ve onunla nasıl
özdeşleşmeye çalıştıkları şaşırtıcı bir efsanede açıklanmıştır.
Söylendiğine göre, yedinci yüzyılın başlarında Ayasofya'nın yarım
kubbelerinden biri çökünce, Konstantinopolis'in en iyi ustası bile
kubbeyi yeniden inşa edemez. İmparator, Hz. Muhammed'e elçiler
göndererek tavsiyelerini almaya karar verir. Elçiler döndüklerinde
beraberlerinde sadece kubbenin yeniden inşası için formülü değil
aynı zamanda Mekke'nin kumunu ve peygamberin tükürüğünden de bir
miktarı içeren harcı develere yükleyip getirirler. Hz. Muhammed'in
yaşamı süresince yapıda bir daha çökme meydana gelmemiş olsa bile,
bu hikaye pek inandırıcı değildir ve Osmanlıların yeni sahip
oldukları şahesere İslami bir meşruiyet kazandırmayı şiddetle
arzuladıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Osmanlılar, Iustinianos
ve mimarlarının başlattığı büyük yapılar inşa etme geleneğini
sürdürmüşlerdir. Gökyüzünü temsil eden kubbenin altında bol ışıklı
bir mekân yaratma konusundaki düşsel ideallerini camilerinin
tasarımında sürdürerek, on altıncı yüzyılda, mimari deha Mimar Sinan
döneminde zirveye ulaştırmışlardır.
Saray tarihçisi
Tursun Bey, II. Mehmet'in 30 Mayıs 1453'te Müslümanlar adına
Ayasofya'ya sahip çıkmasının ertesi günü, burayı ikinci kez ziyaret
edişinin hikayesini yazmıştır. Bir grup bilimadamı ve saray
görevlisi ile Ayasofya'nın içini dolaşırlarken, burası ona
'yeryüzündeki bir cennet'gibi gelir. Tursun, kubbenin altındaki
alanı genişletmek için 'birbiri üstüne oturttuğu yarım kubbelerle
matematik sanatını ortaya koyan' mimara duyulan hayranlığı ifade
etmektedir. Mimarın 'dar ve geniş açıları' kullanış biçimine ve
'benzersiz tonozlar'ın basamak basamak kubbeye yükselişine hayran
kalmıştır. Yerdeki renkli mermerlerden kubbedeki 'altın rengi
kristallerden yapılmış küçük renkli camlar'a kadar tüm süsleme onu
hayretler içinde bırakmıştır. Bu 'şaşırtıcı tekniklerin yarattığı
hayal gibi görüntüyü şu canlı ifadeyle anlatmaktadır: 'insan yerden
tavana baktığında yıldızlarla dolu bir gökyüzü görüyor ve tavandan
yere baktığında da coşkun dalgalar görüyor.'
Mehmet, İsa
Pantokrator'un bir mozaiğine bakarken 'yetenekli bir ressam
tarafından çizilmiş bu saygın kişi'nin Hz. İsa olduğunu tanımaz.
'Hangi taraftan bakılırsa, yüzünü o ta rafa. çeviriyor' der.
'Evrenin sultanı' iç yüzeylerdeki 'garip sanat eserlerini ve
suretleri' inceledikten sonra, 'Tanrının ruhunun gökyüzünün dördüncü
katına yükselmesi gibi', yapının dışından yukarılara doğru tırmanır.
Bu yüce mevkiden fethettiği şehrin tümünü görebilmektedir. Ancak
kentin harap halini görerek ve 'evrenin dengesizliği ve
tutarsızlığından üzüntüye kapılarak bazılarına göre kendine ait olan
şu beyti söyler:
Örümcek Kisra 'nın takında
perdedarlık yapıyor, Baykuş Efrasiyâb'm kalesinde nevbet tutuyor.
Bu dizeler, Bizans İmparatorluğumun harap halinin imgesini şairane
bîr biçimde betimlemektedir.
Kahraman bir savaşçı olan Fatih'in son derece duyarlı bîr insan ve
bir bilim adamı olduğunu da anlamak önemlidir. 1480 yılında
yaptırdığı bir portrede cepheden, savaş kıyafetini kuşanmış olarak
değil, profilden gül koklarken poz vermesine de şaşmamak gerekir.
Bazıları onun Hıristiyanlığı kabul edeceğine bile inanmakta ve bunu
ummaktaydı. Ancak bu gerçekleşmeyecektir. Padişah, îslamın bir
mücahidi olarak atalarının geleneğini sürdürecektir. |
|