|
|
Iustinianos'un İkinci Kubbesi
Az çok birbirine
benzeyen çok sayıda anıtsal yapının strüktürel sistemleri ve
işlevleri konusunda bilgi sahibi olan Anthemios ve İsidoros,
imparatorun yeni katedralinin üzerine 100 Bizans ayağı çapında bir
merkezi kubbe kurmaya karar verdiler. Kuvvetli geometri bilgisine
sahip mimarlar, son derece ince hesaplarla kilisenin projesini
çizdiler, ancak dört büyük kemerin inşaası tonoz başlangıç
çizgilerine ulaştığında güçlükler ortaya çıktı. Bu güçlükler
Prokopios tarafından, olaydan yirmi yıl sonra çok etkileyici bir
ifade ile aktarılmıştır. Büyük doğu kemeri yükselirken, ana payeler
dışa doğru eğilmeye başladılar; günümüzde payelerin düşey sapması 61
cm civarındadır. Bu eğilme ve deformasyonun nedenlerinden bîri, geç
donan harçtı. Diğer nedenler ise, ana payelerin temellerinin ve
payandaların yetersizliğiydi. Bunun yanında, kuzey ve güneydeki
büyük kemerlerin altlarındaki timpanum duvarlarına yaptığı baskı
sonucunda, hem timpanumdaki hem de galerilerdeki bazı sütunlar pul
pul dökülmeye başladı. Anthemios ve İsidoros sorunları imparatora
ilettiler ve Prokopios'un naklettiğine göre, imparator sorunun
çözümü için şunu önerdi: Büyük kemerin inşaasını tamamlayın. Duvarcı
ustaları imparatorun önerisini yerine getirerek, 'fikrinin
doğruluğunu deneyle onayladılar'. Ana payeler ve payanda ayaklarına,
zeminde ve galeri seviyesinde çıkmaların eklenmesiyle, inşaatın
sorunları geçici olarak çözümlenirken, strüktürel deformasyonlar
sürmekteydi. Başlangıçta kubbenin projesi kusursuz bir daire
şeklinde yapılmıştı ancak ana payeler ve payanda ayaklarının dışa
doğru oturmaları sonucunda kubbe, kuzey - güney doğrultusunda, doğu
- batı doğrultusuna göre 2 m daha geniş bir elips şeklinde inşa
edildi. Bu ve diğer deformasyonlar ilk kubbenin çökmesine kadar,
hatta kubbenin Genç İsidoros tarafından yeniden inşa edilmesinden
sonra da sürdü; öyle ki günümüzde bu yapı, Batı dünyasında Pisa
Kulesinden sonra gelen en deforme yapıdır.
Şüphesiz, Iustinianos döneminden önce de büyük çaplı tuğla kubbeler
inşa edilmişti. İkinci yüzyılda Roma'da yapılan Hadrianus Pantheon'u
bunların en ünlüsüdür. Pantheon'un, 6 m kalınlığında dairesel bir
duvara oturan yarım daire biçimindeki beton kubbesi, 43 m'lik
çapıyla o güne kadar yapılanların en büyüğüydü.
1446 yılında Floransa Katedrali'nin kubbesi Brunelleschi tarafından
tasarlanıncaya ve Michelangelo'nun Roma'daki St. Peter'inin kubbesi
1590'da nihayet bitirilinceye kadar da eşsiz olma özelliğini
sürdürdü. Ancak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Paris'te, metal
çerçeveli strüktürlerin kullanılmasıyla, Pantheon'un kubbesinin
çapından daha büyük bir kubbe inşa edildi. Yirminci yüzyılda da,
betonarme kabuk örtüler kullanılarak, 1958'de Paris'te 219 m'lik
kubbe çapı olan Centre National des Industries et des Techniques
inşa edildi.
Ayasofya'nın karmaşık strüktürüyle ilgili yorumları, on dokuzuncu
yüzyılda Auguste Choisy başlatmıştır. Ancak, strüktürel yapısına
ilişkin daha kapsamlı bir katkı oluşturan değerlendirme, 1960'larda
Rowland Mainstone tarafından yapılmıştır ve onun eserleri, sonraki
strüktürel incelemelerin temelini oluşturmuştur. Daha yakın
tarihlerde, Princeton Üniversitesi'nde Robert Mark başkanlığında
mühendislerden oluşan bir ekip, Roma'daki Pantheon'un ve
İstanbul'daki Ayasofya'nın kubbelerinde, üç boyutlu bilgisayar
modellemesi (finite-element) kullanarak, bu kubbelerin dokusu içinde
güçlerin dağılımını belirlemek üzere bilimsel incelemeler
yapmışlardır. Princeton projesi, Pantheon'un beton kubbesinin daha
önceden sanıldığı kadar monolitik olmadığını, tabanında, yeni
dökülen betonun kuruması nedeniyle yoğunlaşan çekme kuvveti ve
fırtınalarla oluşan ısı değişiklikleri gibi çevresel değerlerdeki
iniş çıkışlardan kaynaklanan boylamsal çatlamalara maruz kaldığını
ortaya koymuştur. Mark, Anthemios ve İsidoros'un Pantheon'un
kubbesinin aşağı bölümlerindeki çatlamaları bildiklerine inansa da,
bu şüphelidir. Pantheon'un gerçek konstrüksiyonu içeriden
görülememektedir. Kubbe kasnağının tamamı ve kubbesinin büyük bölümü
mimari süslemelerle örtülmüştür.
Pantheon'un anonim mimarı, yapının strüktürünü yazıyla ya da çizimle
kayda geçirmediyse ve bu belge Bizanslılardın eline geçmediyse,
Pantheon'un kubbesinin altyapısı Konstantinopolis'de bilinemezdi.
Ayasofya'nın kubbesinin tamamının yalnızca tuğla ve harçtan
oluşmasına karşılık, Pantheon'un inşaasında dikkatlice tesviye
edilmiş travertenler, tüf, tuğla ve kubbenin üst bölümünde volkanik
hafif süngertaşı gibi çeşitli dolgu malzemesi kullanılmıştır.
Ayasofya'nın mühendis-mimarlarının hiçbirinin Roma'yı ziyaret ettiği
bilinmemektedir. Anthemios'un Roma'da oturan bir erkek kardeşinin
olduğu doğrudur ancak o da mechanlkos değil doktordur ve mimariye
ilgi duyup duymadığı da bilinmemektedir. Roma'da Pantheon türünden
bir eser daha bulunmamaktadır ve 350 yılından Iustinianos dönemine
kadar geçen sürede şehirde tuğladan yapılmış bir kubbe inşa
edilmediği bilinmektedir. Tarihi ve arkeolojik kayıtlar Ayasofya'nın
Roma şehrinin gölgesinde kalma olasılığına engel olmaktadırlar.
Iustinianos'un mühendis-mimarları, Doğu Akdeniz'deki kubbeli
yapılara tabii ki aşinaydılar ve yalnızca Güney Anadolu'nun doğu
yarısında bulunan tuğladan kubbeleri değil, Anadolu'nun başka
yerlerindeki, Konstantiopolis'in batısındaki eyaletlerdeki ve
Konstantinopolis'in içindeki örnekleri de bilmekteydiler.
Türkiye'nin batısında Bergama'daki Asklepios Soter Tapınağı, M.S.
ikinci yüzyılın ortasına doğru yapılmış nişli bir rotondadır. Kubbe
kasnağı ince kesme taştan, kubbesi de radyal olarak yerleştirilmiş
fırın tuğlasından yapılmış olup, başlangıç noktasında, dıştan harç -
moloz karışımı bir çember ile güçlendirilmiştir. Bu yapı Anadolu'da
tonoz malzemesi olarak tuğla kullanımının başlangıcını
göstermektedir. Dikdörtgen bir alanı örten pandantif kubbenin
Anadolu'da kayda geçmiş en eski örneği, Pamfilya'da bulunan Side'nin
doğu mezarlığındaki mozoledir. Bu küçük strüktürün, M.S. beşinci
yüzyılın birinci yarısında inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir.
Bu yapı, orta mekândan genişleyerek çıkan nişlerin üzerine çeyrek
kubbeler gelecek şekilde tasarlanmış ve (kısmen hâlâ ayakta duran)
pandantifler yatay yerine radyal dizilmiş tuğlalarla yapılmıştır.
Tuğla ile yapılan bu inşaat tekniği Side'de M.S. üçüncü yüzyıldan
itibaren görülmektedir. Epeyce küçük ölçekli olmakla birlikte
Side'deki 'Doğu Mozolesi', Ayasofya'daki pandantifler üstünde duran
merkezi kubbe ve iki yarım kubbe sisteminin Pantheon'dan daha yakın
bir atası olma özelliğine sahiptir.
Doğu Akdeniz'de tuğladan yapılmış anıtsal ölçekte kubbelerin
günümüze kadar gelmiş bir örneği olarak, Kuzey Yunanistan'da,
Selanik'teki Galerius Rotondası'nın gösterilmesi gerekir. İlk olarak
M.S. 300 civarında inşa edilen Rotonda, 24 m çapı olan yarım küre
biçimindeki kubbeyi taşıyan 6 m kalınlığında, silindir biçiminde bir
duvardan oluşmaktadır. Bu kubbenin, radyal olarak yerleştirilmiş
tuğlalarla örülmüş, birkaç tuğla kalınlığında ve belirli bir
yüksekliğe kadar harçla karıştırılmış molozla desteklenmiş bir
kavsarası bulunmaktadır. Galerius'un 311 yılında ölümüyle, kubbenin
inşası bitirilememişse de büyük olasılıkla beşinci yüzyıl
ortalarında, bir Hıristiyan kilisesine dönüştürülmesi ve şahane
mozaiklerin yapılmasıyla bu büyük yapı tamamlanmıştır. Selanik bir
deprem kuşağında yer almaktadır ancak Yunanlı uzmanlar, dikey
doğrultuda yaygın çatlaklar görülmesine rağmen Rotonda'nın
kubbesinin hiç çökmemiş olduğunu belirlemişlerdir. Şüphesiz günümüze
kadar hiç bozulmadan ayakta durabilmesine katkıda bulunan bir neden,
geç Roma dönemi yapı ustalarının, tasarımda önlemler almış
olmasıdır. Kubbenin alt 7 m'lik bölümü, merkezi tonoz başlangıç
çizgisi seviyesinde bulunan bir yarım kürenin parçasıdır; öte yandan
üst bölümün (beşinci yüzyıl ortaları) merkezi 2 m daha yüksektedir
ve farklı bir kavis oluşturmaktadır. Bu şekilde, geç Roma dönemi
duvarcı ustaları, kubbenin efektif açıklığını azaltmayı, iskele
kurmadan alt kısmını içeri doğru bindirmeyi ve üst kısmının eğimini
daha az tehlike yaratacak şekilde sığ yapmayı başarmışlardır. Eğer
seksen yıl sonra, Anthemios ve İsidoros böyle öniemler almış
olsalardı, Iustinianos'a inşa ettikleri ilk kubbe -orijinal biçimi
ne olursa olsun- açıklığı esasen Rotunda'nınkinden büyük olmasına
rağmen, 558 yılında çökmeyebilirdi. Ancak Anthemios ve İsidoros
Rotunda'da kullanılan inşaat yöntemlerini bilmiyor olabilirlerdi,
çünkü onların yaşadığı dönemden çok önce Rotunda'nın strüktürü
Hıristiyan mozaikleriyle tümüyle örtülmüştü. Hiç dokunulmadan
bütünlüklerini korudukları dönemde bu mozaiklerin, Rotonda'nın
zemininden bakıldığında, kubbedeki kavis değişmesini ayırt etmeyi
güçleştirmiş olabilecekleri düşünülmektedir.
Doğu Akdeniz'de diğer büyük kubbelerin, örneğin, aşağı yukarı aynı
çağda yapılmış olan Adrianople'daki (Edirne) Hagia Sophia
Kilisesi'nin böyle bir önleme sahip olup olmadığını pek bilmiyoruz.
Ancak şuna dikkat etmek gerekir ki, Roma ve erken Bizans döneminde
Ege ve İstanbul dahil, Anadolu'da kullanılan standart yapı malzemesi
beton yerine harç ve tuğlaydı ve Iustinianos'un mühendis-mimarları
da Güneybatı Anadolu'da yetişmişlerdi. Onların, Pantheon'un
kubbesindeki çatlaklardan haberdar olup, oradaki kat kat beton
malzemeyi Iustinianos'un başkentinde kullandıkları standart yapı
malzemesine dönüştürmüş olabileceklerine, elde hiçbir belge olmadan
inanmak güçtür.
Ayasofya'nın kubbesi, Roma'daki Pantheon'un kubbesi model alınarak
yapılmamış olsa da, Robert Mark ve meslektaşlarının çalışmaları
bize, tuğla ve beton kubbelerin strüktürel özellikleri konusunda tam
bir bilgi sunmaktadır. Mark, ayrıca bahsetmeye değer, tamamlayıcı
bir gözlem de yapmıştır. Iustinianos'un ikinci kilisesinin
kubbesinin kasnağındaki kırk pencereden oluşan halka, ilk kubbedeki
pencere sayısı île aynı olabilir; ancak bu kubbe sadece görsel bir
etki yaratmak, yarı şeffaf bir kubbenin altın bir zincirle
gökyüzünde asılı durduğu yanılsamasını vermek için cüretli bir
şekilde tasarlanmamıştır. Bu kubbe aynı zamanda, Pantheon'da ve Doğu
Akdeniz'deki tuğladan örülmüş kubbelerde görülen ve Iustinianos'un
mühendis-mimarlarının aşina olduğu dikey çatlakları önlemek için
tasarlanmıştır. Ayasofya'nın iki büyük yarım kubbesinin
kasnaklarında yer alan beşer tane pencerenin nedeni, Anthemios ve
İsidoros'un bu yarım kubbelerde de çatlakların oluşabileceğini
düşünmeleri olabilir. Ve çatlaklar gerçekten de oluşmuştur.
Kubbede ve yarım kubbelerde pencere açılmasının nedeni sadece
mühendislik hesapları olamaz. Doğu Akdeniz'de daha önceden de
pencereli merkezi kubbesi olan kiliseler inşa edilmişti. Böyle
merkezi, taç şeklinde bir ışık kaynağının ilahi olduğu ve bol ışıklı
kubbenin ilahi kudretin mekânı olduğu bağlantısı zaten kurulmuştu.
Konstantinopolis'de 380-81 yıllarında piskoposluk yapan Nazianzoslu
Gregorios, Anadolu'da Caesarea yakınlarında Nazianzos piskoposu
(382-84) olmadan önce, aynı şekilde Nazianzos piskoposluğu yapmış
olan babasının, sekizgen şeklindeki martyrion kilisesinin merkezi
örtüsünü şöyle tasvir etmektedir: Tepede ışık saçan bir gökkubbe,
gözleri her taraftan bol ışıkla aydınlatıyor - gerçekten içinde
ışığın yaşadığı bir mekân'. Burada, pencerelerinde oluşan bir halesi
olan bir kubbe tasvir ediliyor. Yukarıda belirtildiği gibi,
pencereli kubbeden giren ışıkla ilahilik arasında bağlantı kurulması
Iustinianos'un Ayasofya projesinde de uygulanan bir gelenek
olabilir.
Prokopios, Iustinianos'un ilk Ayasofya'sına ibadet için ya da görmek
için girenlerin nasıl etkilendiğini bir gözlemci olarak kendi bakış
açısından şöyle anlatmaktadır:
İbadet için kiliseye gidildiği zaman insan derhal bu yapının insan
gücü ya da yeteneği ile değil, ilahi bir etkiyle böylesine güzel bir
şekilde inşa edilmiş olduğunun farkına varmaktadır. Ziyaretçinin
fikri yükseklere, Tanrıya yönelmekte ve onun uzaklarda olmadığını,
Kendi seçtiği bu mekanda olmaktan hoşlandığını hissetmektedir. Bütün
bu duygular sadece kiliseyi ilk görüşlerinde oluşmamakta, insanlar
daha sonraki ziyaretlerinde de hiç görmedikleri bir görüntüyle karşı
karşıyaymış gibi hissetmektedirler. Bu müthiş görünümden hiç kimse
bıkkınlık duymamakta, insanlar içerideyken gördükleriyle
heyecanlanmakta, uzaklaştıkları zaman ise ondan bahsetmekten haz
duymaktadırlar.
Iustinianos'un Ayasofya'sı kelimenin tam anlamıyla muazzam bir
kilisedir. O çağda yaşayanlar onu 'dünyada tek' ('singulariter in
mundo") olarak nitelemiştir. Yapının ilk iki mühendis-mimarı, ilk
elden elde ettikleri kavram ve tasarımları denemişlerdir. Bu
bilgiler, sayısız olmasa bile çeşitli yerlerdeki anıtların yazılı ve
şematik açıklamaları olup, başka yerlerde yapılmış kiliselerin çok
üstünde, cesur ve hayrete düşürecek bir yenilik, maceracı bir yapı
yaratmak için kullanılmıştır. Kilisenin daha önce başka yerlerde
yapılan kiliselerden daha üstün olduğunu Prokopios ve Paulus
Silentiarius da ifade etmiştir. Ayasofya'nın projesinin göze çarpan
birkaç yönü, Nika Ayaklanmasından önce aynı yerde bulunan yapıyı
anımsatmaktaysa da, yapının planının son hali, kendinden önceki
yapıyla hiç bağlantılı değildir; ne de esasen başka bir kaynağın ya
da örneğin evrimiyle ortaya çıkmış olduğu söylenebilir. Eğer burada
kilise başka yapılarla bağlantı kurularak tartışılmışsa amaç,
strüktürünün ve tasarımının başka yapılardan türemiş olmayıp
emsalsiz olduğunu göstermektir. Anthemios ve İsidoros, kendilerinden
önceki kavram ve tarzları incelemişler ve aralarından çok azını
seçerek kilisenin banisinin gücünü, saygınlığını ve amaçlarını
açıkça göstermek üzere bunları yaratıcı bir şekilde
değiştirmişlerdir. Sonuç, dünya mimarlık tarihinde bir dönüm noktası
olmuştur ve bugün de böyle kabul edilmektedir. |
|